“Insanlar birbirlerini ne kadar iyi anliyorlardi… Bir de ben bu halimle kalkip baska bir insanin kafasinin icini tahlil etmek, onun düz yada karisik ruh halini görmek istiyordum. Dunyanin en basit, en zavalli, hatta en ahmak adami bile, insani hayretten hayrete dusurecek ne muthis ve karisik bir ruha maliktir!… Nicin bunu anlamaktan bu kadar kaciyor ve insan dedikleri mahluku anlasilmasi ve hakkinda hüküm verilmesi en kolay seylerden biri zannediyoruz? Nicin ilk defa gordugumuz bir peynirin evsafi hakkinda söz soylemekten kactigimiz halde ilk rastgeldigimiz insan hakkinda son kararimizi verip gönul rahatiyla öteye geciveriyoruz?” Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna
Zaman gazetesinin Fethullah Gülen’in referandum hakkindaki göruslerini aktardigi habere göre Fethullah Hoca darbeler hakkinda sunlari söylüyor:
“12 Eylül, 12 Mart ve daha önceki 27 Mayıs darbeleri, hiçbir mantığa dayanmayan ve millet adına hiçbir yarar vaatetmeyen bir çeşit sindirme ve herkese haddini bildirme, sonra da iktidarı ele geçirme ve şahsî saltanatları devam ettirme hareketleriydi.”(kaynak)
Hoca oldugu icin teorik olarak istikrarli ve durust bir insan olmasi gereken ayni Fethullah Gülen’in kendi sitesinde Ekim 1980 tarihli Sizinti dergisinde yazdigi yaziyi bulmak mümkün. Darbeden sonra Fethullah Hoca sunlari yazmis:
“Sahnenin bu rengârenk aldatıcılığı, ortalığı inleten valsin korkunç uyutuculuğu ve kostümün gözbağlayıcılığı karşısında, oynanan oyunun gerçek yüz ve vahşetini ilk sezen, son karakolun kahraman bekçileri oldu. Bu sezme, ümit dünyamızda yeniden kendimize gelmemizi ve kendi kendimizi idrak etmemizi te’min etti. Aslında buna bir sezme demek de uygun değildir. Bu, düşmanı kıskıvrak yakalama ve bir zaferdir. İçtimâî bünyenin, haricî bir kısım erâciften temizlenme, arındırılma ve aslına ircâ zaferi. Bu zafer, kendinden ümit edilenleri getirdiği takdirde, Türk’ün zaferler hanesinde en muallâ yeri işgal edecektir. Böyle bir ilk tefahhüs (5) ve sezişe, başka bir yazımızda selam durulmuş ve gaziler ocağının yiğit eri mehmetçiğe teşekkürler sunulmuştu.
Ne var ki, yıllardan beri, binbir saldırı ile rahnedar olmuş bir bünye, böyle hemen bir mualece ile iyi edilemeyeceği de muhakkaktı. Daha köklü ve daha gönülden bir hareket gerekliydi ki, millî bünyeyi kemiren yıllanmış seretanlar (6) bertaraf edilebilsin…
Ve işte şimdi, binbir ümit ve sevinç içinde, asırlık bekleyişin tulûu saydığımız, bu son dirilişi, son karakolun varlık ve bekâsına alâmet sayıyor; ümidimizin tükendiği yerde, Hızır gibi imdadımıza yetişen Mehmetçiğe, istihâlelerin son kertesine varabilmesi dileğimizi arz ediyoruz.”(kaynak)
1980′de darbeyi ve demokrasinin kesintiye ugramasini alkislarla karsilayanlarin simdi kendinlerini magdur olarak göstermeleri herseyden önce çirkin bir harekettir.
Bunu aslinda bir kac gun önce yazacaktim ama vakit bulmak simdiye nasip oldu. Burda “Wïrtschaft und Gesellschaft” (Ekonomi ve Toplum olarak cevilirilebilir ama aslinda ABD’deki Political Economy derslerinin Almanya karsiligi oluyor) seminerinde Sosyal Devletin gelisimiyle ilgili teorilerden bahsedereken bir tanesi özellikle ilgimi cekti.
Bu “functionalist” teoriye göre sosyal devlet, endüstri devrimi ile birlikte güc kaybeden iki kurumun gorevlerini yerine getirmek icin gelismistir. Bu iki kurum ise kilise (Türkiye’den bahsettgimizde cemaatleri dusunebiliriz daha çok) ve güclü aile yapisi.Sanayilesmeden önce cemaat ve aile yapilarinin yerine getirdigi fakirlerin bakimi, issizlik sigortasi, yaslilarin ve cocuklarin bakimi, yetenekli ama yoksul genclerin egitimi gibi seyleri (farkli ülkelerde farkli düzeylerde olmakla beraber) devlet yerine getirmeye basladi.
Türkiyeye baktigimizda ise, Cumhuriyet’le beraber devletin cemaatlerin etkiligini azaltmak icin bir savas baslattigini ama buna ragmen sosyal görevleri yerine getiremedigi icin ve 90li yillara kadar da sanayilesmekten çok uzak oldugu icin cemaatlere olan ihtiyacin devam etmesini engelleyemedigini görüyoruz. Her ne kadar devlet laik bi ülkede cemaatlere gerek yoktur ideolojisini benimsese de de görevsel (functional) acidan cemaatlerin gereksiz olmasini saglayamadi. Fakir cocuklari Fethullahci yada Suleymanci egitim kurumlari destekledi, yoksullara zekat sistemi sahip cikti, yaslilarin ve cocuklarin bakimi “Türk” aile yapisina uygun olarak ev hanimlarina düstü (Bu son nokta cemaatlerden ziyade kadinlarimizin is gucune katilma oranin görece düsük olmasiyla ilgili). Galiba bu teoriye göre, 1923′ten 2000 yilina kadar anayasamizda yazdigi gibi sosyal devlet olmayi basaramayinca, kacinilmaz bi sekilde cemaat devleti olduk.
Aklima gelen hizli bir dusunceydi sadece. Bu konuda yani sosyal devlet ve cemaatler arasindaki iliski konusunda arastirmalar varsa okumayi cok isterim.
In order to explain how my semester went so far, telling about last three days may be enough. Before the weekend I was planing to spend the whole weekend working on my Hausarbeiten (term papers). What de facto happened was I worked 2 or 3 hours per day, went out all three nights and did not come back before the birds started to sing. That’s why I said under no circumstances I am gonna leave my room today and I did not. I was also relatively productive so I can feel good about myself and write this blog.
Human mind categorizes stuff so I will divide my life in Germany into three phases. Phase 1: More: Read the rest of this entry…
Sitting in the not so good library of this not so awesome institution of German higher education system, I find it really hard to concentrate on my work. So I read Denizhan’s latest blog post instead, which is surprisingly good
He explains all the terrible feelings that emerge when something beautiful ends. In his case it is the end of the exchange semester in Paris. Hell yeah, he liked it! He says I will feel the same when I am back. My post-awesomeness depression may be less severe because my awesomeness was not as awesome as his (i like this sentence), may be more severe because where I will go is not Istanbul (you gotta respect Istanbul). Where I am going is the microwave called Denizli. It is home, but this year I have spend too much time there, met a wrong person there, wanted to be and was naive perhaps for the first time in my life there. That’s why the idea of going there certainly does not make me the happiest person on earth.
I think this suffices as an answer to Denizhan’s blog post and as a come-back to blogging. I will explain two thing in this blog later as I get tired of my Suez Crisis paper: 1. how is my awesome but not so awesome semester in Germany ? 2. Why the heck going home feels awkward?
Eurer Meric
Ekim 2008 Tahminlerim
2008 yılında global finansal krizi olarak baslayan ekonomik sorunlar 2009 yılında sadece finans sektörüyle kısıtlı kalmayarak küresel bir ekonomik krize dönüştü. Benim de 2008 yılı Ekim ayında yazdığım yazıdaki tahminlerimden özellikle kısa vadede etkili olması beklenenlerinin gerçekleştiği ama diğerlerinin henüz gerçekleşmemesine rağmen 2010 yılında hala takip edilmesi gereken gelişmeler olduğu görüldü. More: Read the rest of this entry…
Due to variety of reasons including moral, economic and political ones, economic development has been a prominent matter of interest in political science as well as economics. An essential connection between economic development and political science stems from the question of state’s role in the economic development of any country. Practitioners and academics advocated different answers to this question ranging from complete socialist state control of economy to “laissez faire” market economics. State involvement in economic development has produced total collapses as well as success stories. Thus, it’s the degree and the means of state interference in economic development that should be studied. Although states should be involved in the development efforts, they should only be encouraging beneficial economic practices and supporting growth friendly sectors or sub-sectors, aiming at an import oriented market economy. As the country develops, the state should intervene subtly to ensure that increase in average income is mirrored in decreasing poverty, in human development and in sustainable practices. More: Read the rest of this entry…
11 Eylul ile belirginlesen islamofobya Avrupa ulkelerindeki azinliklarin entegrasyonu sorunu ile daha da ivme kazanmaya devam edecek gibi gozukuyor. Isvicre minarelerin yasaklamansina dair referanduma gidecekmis. Bence isvicre gibi kendini modern olarak tanimlayan bir ulkde boyle bir onerinin yapilmasi bile anayasaya aykiri olmali. Ekonomik sorunlar da 2007′den beri her ulkedeki yabanci korkusunu ve gocmen sorunu daha da kotulestiriyor.
